Yazı: Ayşe Emine Sultan ÇelikRizeliler Dergisi · Sayı 17 · Mart 2013 · s. 58
Mevleviyye tarîkatının kurucusu, mutasavvıf, âlim, şâir… Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, 6 Rebiulevvel 604’te (30 Eylül 1207) Horasan’ın Belh şehrinde doğdu. Bu tarihin doğru olmadığına dâir ileri sürülen gerekçeler tutarlı ve kesin olmamaktadır. Mesnevî’nin girişinde kendi adını Muhammed b. Hüseyin el-Behrî diye kaydetmiştir. Lâkabı Celâleddin’dir. Mevlânâ ünvanı, ‘’Efendimiz’’ anlamına gelmektedir, şahsını yüceltmek için söylenmiştir. Belh şehrinde doğduğu için Belhî nisbesiyle de anıldığı gibi, yaşamını sürdüğü Anadolu’ya nispetle ‘’Rûmî’’, ‘’Mevlânâ-ı Rûm’’ ve ‘’Mevlânâ-i Rûmî’’ şeklinde de anılmaktadır. Tasavvuf tarihinde derin izler bırakan büyük mutasavvıf Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin (k.s.) Allah âşkı doğrultusunda oluşturduğu irşâdı ve Mesnevî-i Şerîf gibi muhteşem eseri, Anadolu’nun ve dünyanın dört bir yanına yayılma imkânı bulmuştur. Hazret-i Mevlânâ ve Mesnevî-i Şerîf hakkında Molla Abdurrahman Câmî’nin “O, mânevî cihanın Feridun’u, zâtına delil olarak Mesnevî’si var. Ben o yüce zâtı nasıl vasfedeyim. Peygamber değil amma kitabı var” sözleri O’nun ne büyük bir Allah dostu olduğunu ortaya koymaktadır. İstanbul’da Mevlevîlik özellikle Sultan III. Selim Han devrinden itibâren kabul görmüş, özellikle saray mensupları Mevlevîliğe çok önem vermişlerdir. İstanbul ve civârında inşâ edilen Mevlevîhânelere ve Mesnevîhânelere pek çok eser vakfedilmiştir. İstanbul’da inşâ edilen ve günümüze kadar intikâl edebilmiş veya kaybolmuş olan mevlevîhânelerin yanısıra Mevleviyye tarîkatına mensûp Dede Efendilerin, Mevlânâ’nın Mesnevî adlı eserini okutan mesnevîhânların, Mevlevî Mûsikîsini icrâ eden bestekârların, hattatların, semâzenlerin, neyzenlerin ve dervîşlerin türbe ve kabirlerin sayısı az değildir. Mevlevîlik, ilhâmını mutlak mânâda Kur’ân-ı Kur’ân-ı Kerîm Kerîm ve ve Hadis-i Hadis-i Şerîf’ten Şerîf’ten alan, alan, ‘’Bende ‘’Bende benimle benimle ilgili ilgili bir bir şey şey bırakmadı’’ bırakmadı’’
dediği aşkın gerçek olduğunu idrâk eden ve bu idrâk ile merkezinde aşk bulunan; etrafına dalga dalga aşkı yayan Hz. Mevlânâ’nın öğretileri, ‘’Âyet âyet Kur’ân-ı Kerîm’ın bütün mânâsı edebden ibârettir.’’ Sözü gereğince, insanı utanılacak şeylerden koruyan en hayırlı kalkan olan ‘’edep’’ temelleri üzerine, oğlu Sultan Veled tarafından müesseseleştirilmiştir. Mesnevî; âşık, âlim, ârif, kâmil, fâzıl ve hakîm mürşidler vasıtasıyla uzun asırlar boyunca insanlığı güzelliğe, iyiliğe, doğruluğa, sevgiye, hoşgörüye, kısaca güzel ahlâka davet etmiş; bunu gerçekleştirecek mekân, düstûr ve icrâ usûllerini mükemmel bir şekilde ortaya koymuştur. Bu mekânlar; gerçekleştirilen tasavvuf terbiyesine paralel olarak, nazarî ve amelî eğitimle devrinin en büyük şâir ve hattatları, Türk Mûsikîsinin en kudretli bestekâr ve icrâcıları yanında yanında çok çok müzehhib, müzehhib, mücellid, mücellid, nakkaş, nakkaş, ressam ressam yetiştiren birer feyz menbaı, bir bakıma, günümüz Güzel Sanatlar Fakülteleri ve Konservatuvarları hükmünde olan Mevlevîhânelerdir. Düstûrları ise seyr-ü sülûkta takip ve icrâ olunan hususlardır. Bu kutlu yolculuğun ilk basamağı Nev- Niyâz’dır. Târikate yeni giren matbah-ı şerîfte (günümüzdeki mutfak) nev-niyâz makamı denilen saka postuna üç gün oturup, yapılan ileri de kendisinin de yapacağı hizmetleri gören ve güç yettireceğine kanaat getirip yola koyulanlara verilen addır. Sonrasında, İkrâr Vermek gelir. Söz vermek, inancını söylemek, kabullenmek anlamına gelen bu kelime inkârın zıddıdır. Mevlevîlikte derviş olmaya söz vermeye, hizmete girmeye, şeyhe bağlanmaya, biat etmeye denildiği gibi Bektâşîlikte de kullanılır. Çile; üçüncü aşamadır ki kırk rakamının karşılığı olan Farsça (Çihil) kelimesinin muhaffefi. Kırk gün süreyle küçük temiz ve sakin bir yerde yeme, içme ve uykuyu azaltıp ibadetle meşgul olmadır. Çileye başlayan kişi, dünya endişelerinden kurtulmak arzusuyla çileye soyunurlar. Çile çeken kişiye çilekeş denilmektedir. Çile’nin ardından dervişlik gelmektedir.
Fakir, yoksul, dilenci; Allah yolunda alçakgönüllülüğü ve fakirliği kabul eden kimsedir. Tarîkate intisâb etmiş kişilere verilen bu sıfat umûmî olup Mevlevîlikte ikrâr vermiş çilekeş matbah cânlarına . ve çile çıkarmış dedelere denilir. Dede; İkrâr verip Mevlevîliğe intisâb edip, dergâhta, ebced hesabıyla ‘’rızâ’’ kelimesinin karşılığı olana binbir gün hizmetle çilesini dolduranlara verilen unvandır. Şeyh; Yaşlı, ihtiyar, pîr,koca, ulu kişi, kabile reisi, önder anlamında kullanılır. Tasavvufta; Nefsinden fânî, Hak’ta bâkî olan velî, Hak dostu. Kendisi kâmil olup başkalarını da kemâle erdirir. Şeyhlik, çelebilik makamı tarafından icazetnâme ile resmiyet kazandırılır. Çelebi; Moğolca- Türkçe bir kelime olup, asil, kibar, nâzik, zarîf, âlim, sohbeti dinlenir kimseler için kulanılmıştır. Mevlevîlikte, Hz. Mevlânâ soyundan gelenlere Çelebi, Mevlânâ’yı temsil eden makama çelebilik ve bu makama oturan çelebiye makam çelebisi veya çelebi efendi denilmiştir. Hz. Mevlânâ dünyaca kabul görmüş , mutasavvıf, âlim ve şâirdir… Anlatıları ile Allah âşkının yaratılmış bütün nesnelerden üstün olduğunu ilân etmiş ve öğretileriyle gönül denilen, başka dillerde karşılığı bulunamayan kalp gözünün aydınlığını, bilgeliğini irşâd eylemiştir.
Bizim erbâb-ı ışka sıdk ile ikrârımız vardır Riyâ ehlinde i’râz eylerüz inkârımuz vardır Semâî
• Cömertlikte ve yardım etmede akarsu gibi ol • Şefkat ve merhamette güneş gibi ol • Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol • Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol • Tevazû ve alçak gönüllükte toprak gibi ol • Hoşgörülülükte deniz gibi ol • Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol • Tevazû ve alçak gönüllükte toprak gibi ol • Hoşgörülülükte deniz gibi ol • Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol
Bu içerik Rizeliler Dergisi'nin Sayı 17 · Mart 2013 · s. 58 sayfasında yayımlanmıştır. Metin dergi baskısından aktarılmıştır; özgün sayfa düzeni için sayının PDF'ine bakabilirsiniz.