Rize ve Rizelilerin buluşma platformu · 2011'den beri
Turizm

Mavi İncilere Yolculuk

“Dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar,” diye başlıyordu ilkokulda bize ezberletilen izci marşı. Şimdilerde de ne zaman Karadeniz’in iç kısımlarına, ladinlerle oluşmuş akciğerlerine doğru yola çıksam dilime takılırdı bu marş. Gel gelelim bu gezinin malum marşla beraber yürüyüş yapılacak olan kısmına henüz sıra gelmeden, kıvrım kıvrım nehir boyunca kimi zaman asfalt, kimi zaman stabilize yolda araçların mekanik seslerine 160 km kadar katlanmak gerekliydi. İstikamet; Ovit’ten Kaçkarlara uzanan

Doğu Karadeniz Dağları’nın Rize-Erzurum sınırındaki Yedigöller bölgesiydi. 3 saatlik yol yorucu olacaktı ama o tabiat şahanelerini, birbirleriyle kol kola olan yedi krater gölünü görmek istiyorduk.

Karadeniz denilen deryayla selamlaşıp, İyidere’den iç kısımlara doğru direksiyon kırdığımızda gök kubbenin altındaki tabiat güzelliklerini izlemeye dalmıştık yine. Ardını göremediğimiz için merak uyandıran ve bu yüzden de adını “Gizem” le bir tuttuğumuz sis yine eksik değildi ve nehir ve ladin ormanı…

Rize şehir merkezinden yola çıkalı yarım saat kadar olmuştu. İlk durağımız olan İkizdere ilçesinde bir kahvehanede mola verdik. “Dikkatimizi çekti; ne kadar da çok kahvehane vardı İkizdere’de. Neredeyse bakkal sayısı kadar çoktu. Biz de tali yollardan birinin hemen girişinde bulunan kocaman bir dut ağacının gölgesindeki bir kahvehanede içilen çay ve sokağın karşısındaki fırından alınan sıcak simitler eşliğinde ilçenin genel yapısından sohbetler 2200 metre yükseklikteki bir vadide ne ederken “Ekip toplan!” diye seslendi işi vardı dozerlerin? R. R. Tolkien’in, rehberimiz. Çaylardan son yudumları Sanayi Devrimi’nin kendi zihnindeki alıp yollara düşme vakti gelmişti. görünümünü tasvir ettiği “Yüzüklerin Kalabalık yerleşim yerlerinden Efendisi (Lord Of The Rings)” eseri uzaklaştıkça yolculuk da keyifli bir hal yetişmişti cevaba; “Modern zamanların almaya başlamıştı. Tabiatın tabii hali ilk olarak Sivrikaya mevkiine yaklaştıkça metal canavarları işte! Tek yaşam alanımızı yok karşılaşmaya etmekte ısrarlıyız.” başladığımız turuncu

“Karadeniz’in

Mavi İncilere YolculukFotoğrafı büyük boyutta aç

Oysa doğa, sel gibi, renkli gelinciklerle deprem gibi, kendi sevindirdi. tabii yöntemlerini “Karadeniz’in endemik kullanarak insana; florası dedikleri böyle “Ben senin dilediğin bir şey olsa gerek,” gibi kullanıp dedim içimden. Daha tüketebileceğin bir malın değilim, sen evvel gerek yine Karadeniz’de, gerekse benim içimde yaşayan parçalardan İç Anadolu’da kırmızı ve beyaz renkli birisin. Yaşam alanınım senin, beni yok türlerine rastlamıştım. Ama turuncu edersen sen de yok olursun.” hakikatini renkli türle ilk kez karşılaşıyordum. anlatmaya çalışıyor da gelgelelim Yüzümde önce şaşkın bir ifade, ademoğlu bu uyarıları dikkate ardı sıra da bir gülümseme… Fakat, almamakta ısrarlı. Bu düşünceler ve aynı mekanda, vadi yatağındaki iş makinalarını görene dek sürdü bu keşif HES – elektrik tartışmaları içinde Çayırözü sapağına kadar gelmiştik. heyecanı. Deniz seviyesinden yaklaşık

endemik florası

dedikleri böyle bir

Mavi İncilere YolculukFotoğrafı büyük boyutta aç

şey olsa gerek.”

Yolun esas kısmı buradan başlıyordu. Flora değişmiş, yükseklere çıktıkça çeşitlilik artmıştı. Bununla beraber koyun sürülerine ve arıcı konaklarına rastlamaya başlamıştık. Bitki örtüsünden mütevellit sütü, peyniri, balı da meşhurdu ya buraların! Şifa niyetine…

Çayırözü sapağından 10 km sonra Mor Yayla adıyla bilinen şirin görünümlü bir köyde mola verdik. Köyün daracık iç yollarında gezinmeye başladım. 1-1.5 saat önce İkizdere’de gördüğümün aksine hiç bakkal ve kahvehane olmaması dikkatimi çekti. Evlerin tamamı taştan, çatıları da sacdandı ve birçoğu bitişikti. Köy bana dış dünyaya kapalı, fakat kendi içinde kenetlenmiş bir sosyal yapı izlenimi verdi. Bakkal ve kahvehane olmaması da bu izlenimimi destekliyordu. Sanki; “Burada bir şey yok, duraklamadan geçin,” der gibi bir duruşu vardı. Ama içimden bir ses yine de, “Şimdi bir kapıyı çalsam, yolcuyum, açım desem tereddüt etmeden içeri alırlar,” diyordu. Daha önce tanık olduklarımdan farklı bir görüntü çizse de nihayetinde Karadeniz’di burası. Suyu, havası, bereketi, cömertliği insanının hamuruna karışmıştı. Ekmeğimizin mısırı aynı toprağın evladıydı…

Bu toprakların diğer evlatlarını görmek için tekrar yola çıktığımızda varış alanı olarak belirlediğimiz Yedigöller mevkiine 45 km daha yolumuz vardı. Karşı tepelerden birinden Mor Yayla’nın şirin köyüne ve yolun daha ilerisinde, seyir halinde bulunduğumuz noktayla aynı yükseklikte olup daha yeni geride bıraktığımız tepelerin arasına pike yapan kızıl şahine içimden selam durup, şuan adını hatırlayamadığım 5-6 türlü kuş. Nizami geometrisi ile ekin çemberlerini anımsatan yeni biçilmiş tarlaların arasından geçip aracı park edeceğimiz sonrasında 200 metre yürüyeceğimiz alana gelmiştik. Dağ başını duman almıştı, yürüyorduk.

Temmuz ayındaydık ama tipi vardı. Yer yer nefes alamıyor, 20-30 metrede bir durup dinlenme ihtiyacı duyuyorduk. Bir kaç kilometre aşağıdaki bitki örtüsünün yerini kurşuni – siyah renkli taşlar almıştı. İzci marşı motivasyon için gerekliydi burada; “… Yürüyelim arkadaşlar.” Yürüdük… Oksijensizlikten boğulur gibi olup sudan çıkarılan balıklarla empati kurmayı öğrene öğrene yürüdük ve nihayetinde varış noktasındaydık. Orada öylece durmuş bir volkanik dağın bağrındaki mavi incilere, Yedigöller’e bakıyordum. Bir tarafta da bulutların, sisin arasından bir görünüp kaybolan Verçenik duruyordu. Üç boyutlu bir grafik animasyonun ortasındaymışım hissine kapıldım. Gerçek olduğuna kendimi ikna etmek için önümdeydi bu görüntünün içine girmek, 100 metre aşağıdaki göllere inmek ve suya dokunmak istiyordum. Tipi ve o sabah dikkatsizce ayağıma giydiğim ıslak zeminde kayan pabuçlar nedeniyle içimdeki ses bana “Sakın!” deyip duruyordu. Ama geri döndüğümde “Keşke” dememek için denemem, mümkünse göllere inmem gerektiğini düşünüyordum. Zaman zaman dinen tipi tekrar başlamıştı. 4-5 adımdan sonra durdum. Bu kez göllere değil, ayağımın az ilerisinde, bir kısmı zemine gömülü olan, iki elimin yumruğu ebadındaki kısmını görebildiğim taşa bakıyordum; Aşağıya inmek üzere ayağın basılacağı taş tıpkı tipi gibi, bize, tüm yaşamımıza hükmediyordu bir anlamda. Öyle ya; Yükümüzü üzerine bıraktığımız an yerinden oynasa, bu bizim için yaşamın sonu demekti. Taş işte; bildiğiniz taş… Şehirde kendine – kendisi bunun farkında olmasa da – Tanrı rolünü üstlenmiş olan insan 3000 metrede bulut, kar kendisine hükmettiğinde acizliğini görüyor ve bilinçaltındaki Tanrı rolünün irtifa kaybetmesi işten bile olmuyordu. Geri dönüp biraz önce durduğum noktadan tekrar, bir rivayete göre yörenin en çok alabalık yetişen bölgesini, Yedigölleri izlemeye devam ettim. Ekipteki arkadaşlarımızdan bir geldi, “Gölleri yakından fotoğraflamayı düşünüyorsan aşağıya inebiliriz.” dedi. Üç dört metre mesafede duran deminki taşa gitti gözüm bir de papuçlarıma; “Bir dahaki sefere” dedim.

Yazı & Fotoğraf: Yasemin Agun Tüyloğlu

Bu içerik Rizeliler Dergisi'nin Sayı 12 · Ekim 2012 · s. 78 sayfasında yayımlanmıştır. Metin dergi baskısından aktarılmıştır; özgün sayfa düzeni için sayının PDF'ine bakabilirsiniz.